Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2 ve Anayasa’nın 38/4. maddesinde düzenlenen Masumiyet karinesi; kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak kişinin masumiyeti “asıl” olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 (2). fıkrasına göre, “hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır”.
Bu madde masumiyet karinesini güvence altına almaktadır. Mahkeme kararlarına göre, sanığın suçlu olduğu hukuken henüz ispatlanmamışsa ve savunma hakkını kullanmadan verilen bir yargısal karar kişinin suçlu olduğuna ilişkin bir görüş yansıtıyorsa, masumiyet karinesi ihlal edilmiş olur. Bu hakkın, hakkında bir suç isnadı bulunan bir kimsenin, bir mahkeme kararında olduğu gibi kamu makamlarının beyanlarında veya basında suçlu olduğunu ima veya ilan eden beyanlarına da uygulandığı hatırlanmalıdır. Ayrıca, suçluluğa dair çürütülmesi mümkün olmayan maddi ve hukuki karineler de masumiyet sorunu doğurabilir.
Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası “hakkında suç isnadı bulunan” herkese uygulanır. Mahkeme’ye göre, 6. maddenin 3. fıkrasında kullanılan “suç isnadı” (İngilizce’de “criminal charge”, Fransızca’da “accusation en matière pénale”) ve “hakkında bir suç isnadı bulunan” (İngilizce’de “charged with criminal offence”, Fransızca’da “accusé d’une infraction”) terimleri bütünüyle aynı durumları ifade eder (Lutz, §52).
Sözleşme’nin 6(2). fıkrası bir suç isnadı durumunda yargılamanın bütünü açısından geçerlidir. Bu madde yargılamanın sonucu ne olursa olsun, sadece suçlamanın esastan incelenmesini değil, ceza davasının bütününü düzenlemektedir. Mahkeme’ye göre, masumiyet karinesi sadece bir yargıç veya mahkeme tarafından değil, başka kamu makamları tarafından da çiğnenebilir.
Minelli – İsviçre davasında başvurucu bir gazetecidir. Gazetede yayınlanan bir yazısında hakaret olduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmuş ve ceza davası açılmıştır. İsviçre hükümeti bu davada, hakaret suçunun şikâyete bağlı bir suç olduğunu ve onurun korunmasının esas olarak bir medeni hak olduğunu ileri sürerek, başvurucunun masumiyet karinesinden yararlanamayacağını ileri sürmüştür. Mahkeme, bu savunmayı yerinde görmemiş ve Sözleşme’nin 6(2). maddesinin uygulanabileceğine hükmetmiştir. Mahkeme’ye göre, bir bireyin “medeni” hakkının ihlâli de bazen ceza hukuku anlamında bir suç niteliğini taşır. Bir “suç isnadı” bulunup bulunmadığının saptanabilmesi için, diğer hususların yanı sıra, sanığın yürürlükteki iç hukuk kuralları karşısındaki durumunu 6. maddenin amacı ışığında incelemek gerekir. Mahkeme, bu davada İsviçre Federal Ceza Yasası tarafından tanımlanmış cezalandırılabilir suçlar arasında hakaretin de olduğuna dikkat çekmiştir (Minelli, §28). İç hukuktaki davada başvurucu aleyhine açılan ceza yargılaması yasal zamanaşımı süresinin dolmasıyla durmuştur. Yerel mahkeme, eğer zamanaşımı olmasaydı, başvurucunun muhtemelen mahkûm edileceğine dayanarak, mağdur tarafından talep edilen tazminatın ve hazırlık aşamasındaki giderlerin başvurucu tarafından ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, yerel mahkeme tarafından verilen kararın masumiyet karinesiyle bağdaşmadığı gerekçesiyle, Sözleşme’nin 6(2). fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Masumiyet karinesi aynı zamanda, ölmüş kişilerin vergi suçlarına ilişkin verilen cezai yaptırımların mirasçılarına uygulanmasını da yasaklamaktadır. Ceza hukukunun temel kuralı olan masumiyet karinesi cezai sorumluluğun geride kalan kişiye yükletilmesini de engeller.
Allenet de Ribemont – Fransa davasında başvurucu, polis tarafından gözaltına alınmıştı. Kişi, polis tarafından gözaltına alındığı anda, “hakkında suç isnadı bulunan” bir kişi haline gelmekte ve bu çerçevede masumiyet karinesinden yararlanmaktadır. Gözaltına alındıktan iki gün sonra Fransız polisinin üst düzeydeki bazı görevlileri bir basın toplantısı düzenlemiş ve gözaltındaki kişiyi bir cinayetin azmettiricilerinden biri, dolayısıyla da o cinayetin suç ortağı olarak kamuoyuna sunmuşlardır. Mahkeme’ye göre, basın toplantısında kullanılan ifadeler başvurucunun suçlu olduğuna dair açıklamalardır. Bunlar, öncelikle, kamuoyunun bu kişinin suçlu olduğuna inanmasına katkıda bulunmuştur; ayrıca, yetkili yargı merciinin gerçekleri değerlendirmesi konusunda bir önyargı yaratmıştır. Bu gerekçelerle 6(2). madde ihlal edilmiştir.
Y.B. ve Diğerleri – Türkiye davasında illegal bir örgüte üye oldukları gerekçesiyle başvurucular yakalanmışlardır. Yakalanmalarının hemen ardından Emniyet Müdürlüğü bir basın açıklaması yapmış ve yakalanan zanlıların fotoğraflarının basın tarafından alınmasına izin vermiştir. Dağıtılan basın açıklamasında ise, isnat edilen suçlar sayılmış ve bu zanlıların söz konusu suçları işlediğinin “saptandığı” belirtilmiştir. Bu basın açıklamasının ardından birçok gazete başvurucuların fotoğraflarını yayımlayarak, “suçlular yakalandı” başlıklı haberler yapmışlardır. Mahkeme, bu davada masumiyet karinesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Mahkeme bu sonuca varırken, ilk olarak her hangi bir devlet temsilcisinin bir zanlı veya sanığın suçluluğunun esası hakkındaki yargılama neticelenmeden o kişi veya kişilerin suçlu olduğunu açıklamalarının masumiyet karinesine zarar verdiğini hatırlatmıştır (Y.B. ve Diğerleri, §43). İkinci olarak Mahkeme, devlet temsilcilerinin yaptığı açıklamalarda seçtikleri ifadelerin öneminin altını çizmiş ve bu çerçevede yapılan basın açıklamalarının masumiyet karinesi ışığında incelenmesi gerektiğini belirtmiştir (Y.B. ve Diğerleri, §45). Somut olayda Mahkeme, zanlıların isimleri basına verilmemiş olsa da, basın açıklamasında kullanılan ifadeleri ve fotoğraflarının alınmasına izin verilmiş olmasını dikkate alarak, masumiyet karinesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Çelik (Bozkurt) – Türkiye davasında ise başvurucu Hizbullah suç örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle yargılanmış, ancak yargılaması 4616 Sayılı kanun gereğince askıya alınmıştır. Aynı dönemde öğretmen olan başvurucu mesleğinden atılmıştır. Bu işlemin iptali için idari yargı önünde açılan davada idare mahkemeleri talebi reddetmişler ve bu ret kararını gerekçelendirirken başvurucunun söz konusu suçu işlediğinin saptandığı anlamına gelecek bir ifade kullanmışlardır. Mahkeme bu davada, idari yargıda ceza yargılamasına konu olan ve esas hakkında bir kararla sonuçlanmamış bir durumda, sanki kişinin suçluluğu sabit olmuş gibi bir ifade kullanılmış olmasını masumiyet karinesinin ihlali olarak değerlendirmiştir (Çelik (Bozkurt), §34).
Mahkeme’ye göre, her hukuk sisteminde maddi veya hukuki karineler yer alır; Sözleşme’nin bu tür karineleri kural olarak yasaklamadığı açıktır. Ancak Sözleşme’nin 6(2). fıkrası, ceza hukukunda öngörülen maddi veya hukuki karinelere kayıtsız kalamaz. Bu fıkra, devletlerin maddi veya hukuki karineleri, tehlikede olan şeyin önemini ve savunma haklarını korumayı dikkate alarak, makul sınırlar içinde tutmalarını gerektirir (Salabiaku, §28).
Sözleşme’nin 6(2). fıkrası aynı zamanda şüpheden sanık yararlanır ilkesini de içerir. İspat yükünün, iddia makamından sanığa geçirilmesi masumiyet karinesini ihlal edebilir.
Telfner – Avusturya kararında Mahkeme, ispat yükünü gece bir kazaya karışan aracın sahibi konumundaki davalıya geçiren ulusal mahkemelerin bu yöntemini, masumiyet karinesine aykırı olarak değerlendirmiştir. Olayda gece bir kaza olmuştur; yargılamanın konusu bu kazaya yol açan aracın şoförünün saptanması ve cezalandırılmasıdır. Araç sahibi olan başvurucu ifade vermeyi reddetmiştir. Başvurucu sadece polis raporunda aracın asıl sürücüsünün kendisi olduğunu belirtmiştir. Ayrıca kaza gecesi evinde olmadığı da saptanmıştır. Yerel mahkemeler başvurucunun aracın sürekli kullanıcısı olmasına ve kaza gecesi evde olmadığına ilişkin yerel karakolda tutulan rapora dayanarak, ispat külfetini sanığa geçirmişler ve masum olduğunu kanıtlayamayan sanığın suçluluğuna karar vermişlerdir. Mahkeme ise, kazanın mağduru olan kişinin sürücüyü teşhis edemediğini, hatta kadın mı erkek mi olduğunu dahi söyleyemediğini, ayrıca başvurucunun kız kardeşinin de zaman zaman söz konusu arabayı kullandığının saptandığını dikkate almıştır. Kararında Mahkeme, ispat yükünün iddia makamında olduğunu ve şüphenin sanık lehine yorumlanması gerektiğini belirtmiştir. Oysa bu davada ulusal mahkeme, yargılama sırasında ispat yükü iddia makamından savunmaya geçirmiştir. Mahkeme’ye göre bu durum masumiyet karinesine aykırıdır.
Sözleşme’nin 6(2). fıkrası, sadece suçlamanın esastan incelenmesinde değil, ceza yargılamasının bütünü açısından geçerlidir; bu madde çerçevesinde masumiyet karinesi yalnızca “isnat edilen” belirli bir suç ile ilgili olarak geçerlidir. Sanık o suçla ilgili olarak usulüne uygun biçimde suçlu bulunduktan sonra, bu fıkra, yargılama boyunca sanığın karakteri veya davranışı konusunda ileri sürülmüş olan iddialar için geçerli değildir. Başka bir anlatımla, sanık suçlu bulunduğunda 6(2). fıkra yargılama boyunca ileri sürülmüş bütün iddialar açısından artık işlemez hale gelir (Philips, §35).
Sekanina – Avusturya davasında başvurucu kesinleşmiş bir kararla beraat etmişti. Bunun üzerine başvurucu tazminat yoluna başvurmuştur. Bu talebi reddeden Avusturya mahkemeleri kararlarında, kesin bir beraat söz konusu olduğu halde, sanığın suçluluk durumunun bir değerlendirmesine girişmişlerdi. Mahkeme’ye göre bu davada Sözleşme’nin 6 (2). fıkrası ihlal edilmiştir.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI:
Başvuru Numarası : 2013/1503, Karar Tarihi : 2/12/2015 olan SEBĞATULLAH ALTIN bireysel başvurusunda Anayasa Mahkemesi şöyle bir karar vermiştir:
” … Başvurucu; “Hizbullah terör örgütünün sair efradı olmak” suçuna istinaden açılan davanın zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmış olmasına rağmen mahkûmiyeti varmış gibi değerlendirildiğini, suçlu muamelesine maruz bırakıldığını ve masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Bakanlık görüş yazısında masumiyet karinesinin kural olarak, hakkında bir suç isnadı bulunan ve henüz mahkûmiyet kararı verilmemiş kişileri kapsayan bir ilke olduğu ve suç isnadının karara bağlandığı yargılamalarda geçerli olduğu için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesinde ifade edilen “medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar” çerçevesinde değerlendirilen idari davaların, kural olarak masumiyet karinesinin uygulama alanı dışında kaldığı, ancak idari davada uyuşmazlık konusu olan maddi olayın tespitinde idari yargı merciinin aynı maddi olayı ele alan ceza mahkemesinin daha önce verdiği beraat kararına uygun hareket etmesi gerektiği, bununla birlikte daha düşük ispat standardı kullanılarak kişinin disiplin sorumluluğu çerçevesinde yaptırıma tabi tutulabileceği, -idari uyuşmazlığın çözümüne esas teşkil etmesi bakımından- kişi beraat etmiş olsa dahi yargılanmış olması olgusundan veya buna ilişkin karardan söz edilmesinin kişinin suçlu muamelesi gördüğünden ve dolayısıyla masumiyet karinesinin ihlal edildiğinden söz edebilmek bakımından yeterli olmadığı, karar gerekçesinin bütün hâlinde dikkate alınması ve nihai kararın münhasıran kişinin yargılandığı ve sonuçta beraat ettiği fiillerin işlendiği kabulüne dayanıp dayanmadığının incelenmesi gerektiği, somut olayda İdare Mahkemesinin memurluğa yeniden atama konusunda idarenin takdir yetkisini ve başvurucunun memuriyetinin sona ermesine neden olan eylemin niteliğini dikkate aldığı belirtilerek masumiyet karinesinin ihlal edilip edilmediğine ilişkin yapılacak değerlendirmede bu hususların dikkate alınması gerektiği bildirilmiştir.
Başvurucu cevap dilekçesinde, başvuru formunda yer alan masumiyet karinesinin ihlal edildiğine yönelik iddialarını tekrar etmiştir.
22. Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”
23. Sözleşme’nin 6. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“Kendisine bir suç isnat edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar
suçsuz sayılır.”
24. Masumiyet karinesi, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak kişinin masumiyeti “asıl” olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz (Kürşat Eyol, B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).
25. Bu çerçevede masumiyet karinesi kural olarak, hakkında bir su isnadı bulunan ve henüz mahkûmiyet kararı verilmemiş kişileri kapsayan bir ilkedir. Suç isnadı kesin hükümle mahkûmiyete dönüşen kişiler açısından ise artık “hakkında suç isnadı olan kişi” statüsünde olmadıkları için masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasının geçerli bir dayanağı kalmamaktadır. Ancak ceza davası sonucunda kendisine isnat edilen suçu işlemediğinin sabit olduğu veya suçu işlediğine kesin olarak kanaat getirilemediği ve bu nedenle sanık hakkında beraat kararı verilen durumlarda ise kişi hakkında masumiyet karinesinin devam ettiğinin kabulü gerekir. Çünkü böyle durumlarda Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü ve Sözleşme’nin 6. maddesinin (2) numaralı fıkraları anlamında kişinin suçluluğu sabit olmamıştır ve bu nedenle suçlu sayılamaz (Uğur Ayyıldız, B. No: 2012/574, 6/2/2014, § 76).
26. Masumiyet karinesi, ceza yargılaması kapsamında bir usul güvencesi olmasına rağmen buna ilişkin korumanın uygulanabilir olması ve etkili şekilde sağlanabilmesi için beraat eden veya bir şekilde hakkındaki ceza yargılaması devam etmeyen kişilerin, kamu görevlileri veya otoritelerinin suçlu muamelesine maruz kalmalarını önlemelidir. Bu kapsamda ceza davasını takip eden “ceza yargılaması niteliğinde olmayan herhangi bir yargılamada” da (hukuk, disiplin gibi) masumiyet karinesine özen gösterilmelidir. Bununla birlikte ceza yargılamasında mahkûmiyetle sonuçlanmamış aynı olaylara dayanılarak bir kişinin disiplin suçundan suçlu bulunması veya hakkında tazminata karar verilmesi masumiyet karinesini otomatik olarak ihlal etmez. Bu kapsamda “karar vericilerin kullandıkları dil” kritik önem taşır (Mustafa Akın, B. No: 2013/2696, 9/9/2015, § 38).
27. Kamu otoriteleri veya görevlileri tarafından, hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişiyle ilgili olarak yargılama süreci bir mahkûmiyet hükmüyle kesinlik kazanmadan suçluluğa dair herhangi bir kanaat ifade edilmiş olması ya da ceza yargılaması mahkûmiyet dışında bir kararla sona ermesine rağmen sona ermeye ilişkin kararda sanığın suçlu olabileceğinin ifade edilmiş olması durumunda masumiyet karinesinin ihlali söz konusu olabilecektir (Mustafa Akın, § 39). Dolayısıyla mahkeme kararlarında, resmî yazılarda ve kamu görevlilerinin ifadelerinde sarf edilen söz veya ifadeler nedeniyle kişiler hakkındaki masumiyet karinesinin ihlal edilmemesi için kullanılan ifadelerde seçilecek kelimelere azami özen gösterilmesi gerekir (Ali Atlı, B. No: 2013/500, 20/3/2014, § 35).
28. Yine ceza davası dışında fakat ceza davasına konu olan eylemler nedeniyle devam eden idari uyuşmazlıklarda, kişi hakkında beraat kararı verilmiş olmasına rağmen bu karara esas teşkil eden yargılama sürecine dayanılması ve bu şekilde beraat kararının sorgulanması masumiyet karinesi ile çelişir. Buna karşın -idari uyuşmazlığın çözümüne esas teşkil etmesi bakımından- kişi beraat etmiş olsa dahi yargılanmış olması olgusundan veya buna ilişkin karardan söz edilmesi, kişinin suçlu muamelesi gördüğünden dolayısıyla masumiyet karinesinin ihlal edildiğinden söz edebilmek bakımından yeterli değildir. Bunun için kararın gerekçesinin bütün hâlinde dikkate alınması ve nihai kararın, münhasıran kişinin yargılandığı ve sonuçta beraat ettiği fiilleri işlediği kabulüne dayanıp dayanmadığının incelenmesi gerekir (Kürşat Eyol, § 29).
29. Öte yandan ceza ve ceza muhakemesi hukuku ile disiplin hukukunun farklı kural ve ilkelere tabi disiplinler olduğunun hatırlanmasında yarar vardır. Buna göre kamu görevlisinin davranışı, suç tanımına uymasının yanı sıra disiplin sorumluluğunu da gerektirebilir. Böyle durumlarda ceza muhakemesi ve disiplin soruşturması ayrı ayrı yürütülür ve ceza muhakemesi sonucunda kişinin isnat edilen eylemi işlemediğine dair hükümler dışında, ceza mahkemesi hükmü disiplin makamları açısından doğrudan bağlayıcı değildir (Kürşat Eyol, § 30). Ancak bu kapsamda yapılan değerlendirmelerde delil yetersizliğine dayalı olsa bile kişi hakkında verilen beraat kararına aykırı olarak kişinin suçsuz olmadığı yönünde değerlendirmelerden kaçınılması gerekir (Uğur Ayyıldız, § 79).
30. Masumiyet karinesinin ihlal edilip edilmediği değerlendirilirken özellikle hukuk ve idari yargılama bakımından üzerinde durulması gereken önemli hususlardan biri, yargılamayı yapan makamın ilgili kişiye suç isnat edip etmediği ve beraat kararını sorgulayıp sorgulamadığıdır.
31. Bireysel başvuruya konu olan İdare Mahkemesi kararında (bkz. § 11); kamu görevine açıktan veya yeniden atama yapmak konusunda idarelere takdir yetkisinin tanınmış bulunduğu ancak bu takdir yetkisinin de mutlak olmayıp kamu yararı ve hizmet gerekleriyle sınırlı olduğu, takdir yetkisinin açıktan atamaya ilişkin bir işlemde kullanılması hâlinde bunun kadro, ihtiyaç, hizmet gerekleri ve atama isteminde bulunan kişinin kişisel konumu gibi durumlar dikkate alınarak kullanılıp kullanılmadığının yargı merciince incelenebileceği belirtildikten sonra başvurucunun ilişiğinin kesilmesine ilişkin işleme karşı daha önce açtığı ve reddedilmiş olan davaya ilişkin bilgiler verilmiş ve din görevlilerinin meslekleri gereği bulunmaları gereken tutum ve davranışlara değinilerek başvurucunun yeniden eski görevine atanmaması hususunda idarenin takdir yetkisini hizmetin özelliğini ve hassasiyetini dikkate alarak kullandığı ve bu durumda hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesine yer verildiği anlaşılmaktadır.
32. Görüldüğü üzere kararda, olay ve olgulara değinilerek din görevlisi mesleğinin özelliği ve idarenin takdir yetkisi çerçevesinde atanmama işleminin hukuka uygun olduğu sonucuna varılırken başvurucunun masumiyetine aykırı düşecek herhangi bir ifadeye yer verilmemiştir.
33. Ancak gerekçenin devamında başvurucunun zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilen ceza davasına ilişkin iddiası karşılanırken kullanılan “… söz konusu mahkeme kararında suç türünün zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldığı belirtildiğinden bu durumun suçun varlığını ortadan kaldırmadığı da açık olup bu yöndeki iddiaları dava konusu işlemi sakatlar nitelikte görülmemiştir.” şeklindeki gerekçede yer verilen “suçun varlığının ortadan kalkmadığı” ifadesiyle başvurucunun ceza davasına konu suçu işlediği izlenimi verilmiştir. Bu çerçevede başvuruya konu kararın gerekçesinde yer alan söz konusu ifadeyle suçluluğu ilgili Mahkeme kararıyla sabit olmayan ve zamanaşımı nedeniyle hakkında açılan ceza davası ortadan kaldırılan başvurucunun suçlu olduğu inancının yansıtıldığı görülmektedir.
34. İlk Derece Mahkemesi göreve yeniden atamama işleminin hukuka uygun olduğu sonucuna ulaşırken başvurucunun durumunu ceza yargılamasından ayrı olarak değerlendirdikten sonra başvurucunun yargılandığı fiili işlediği kabulünü kararına ek gerekçe yapmıştır. Gerekçesinde kullanılan “suçun varlığının ortadan kalkmadığı” ifadesinin, başvurucunun masumiyet karinesine saygı ilkesiyle bağdaştığı söylenemez.
35. Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde İdare Mahkemesi kararında, suçluluğu mahkeme kararlarıyla sabit olmayan başvurucunun yargılamaya konu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancının karara yansıtıldığı anlaşıldığından başvurucunun Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan masumiyet karinesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”
ANAYASA MAHKEMESİ MÜNÜR İÇER BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2012/584), Karar Tarihi: 12/3/2015, R.G. Tarih- Sayı: 16/5/2015-29357 ‘nda sonuç olarak benzer bir sonuca ulaşarak şöyle sonuçlandırmıştır “AYİM kararının gerekçesinde, başvurucu hakkındaki zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılan ceza yargılamasına atıfta bulunulduğu ve suçluluğu mahkeme kararlarıyla sabit olmayan başvurucunun yargılamaya konu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancının karara yansıtıldığı anlaşıldığından, başvurucunun Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan masumiyet karinesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”
Aynı şekilde ANAYASA MAHKEMESİ RAMAZAN TOSUN BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2012/998), Karar Tarihi: 7/11/2013 başvurusunda yukarıdaki benzer gerekçelerini açıkladıktan sonra sonuç olarak ” AYİM kararının gerekçesinde, başvurucu hakkındaki beraatle sonuçlanmış olan ceza yargılamasına atıfta bulunulduğu ve suçluluğu mahkeme kararlarıyla sabit olmayan başvurucunun yargılamaya konu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancının yansıtıldığı anlaşıldığından, başvurucunun Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan masumiyet karinesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”
Yine benzer bir başvuruda ANAYASA MAHKEMESİ E. Ş. BAŞVURUSU (Başvuru Numarası: 2014/682), Karar Tarihi: 19/11/2014 R.G. Tarih-Sayı: 7/3/2015-29288 ‘nda aynı şekilde yukarıdaki gerekçelere benzer gerekçelerini açıkladıktan sonra “… Kaybolan tabanca sebebiyle kendisinden istifade edilemeyeceği kanaatine varılarak TSK’dan ilişiği kesilen başvurucunun açtığı iptal davasında, başvurucu hakkındaki beraatla sonuçlanmış olan ceza yargılamasına atıfta bulunulduğu ve suçluluğu mahkeme kararlarıyla sabit olmayan başvurucunun yargılamaya konu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancının karara yansıtıldığı anlaşıldığından, Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan masumiyet karinesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”
Sonuç olarak masumiyet karinesi sadece bir yargıç veya mahkeme tarafından değil, başka kamu makamları tarafından da dikkate alınması gerekmektedir.
ÖZER & ÖZER HUKUK BÜROSU
Av. MESUT ÖZER