Mülkiyet Hakkına Müdahale ve AİHM Kararlarında “Adil Denge” Ölçütü
Mülkiyet Hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
Kişinin mülkiyet hakkına müdahale edilebilmesi (mülkiyet hakkından yoksun bırakma) için 4 koşul aranmaktadır:
- Yasallık kriteri
- Kamu Yararı kriteri
- Uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olma kriteri
- İçtihadi kriter: Yoksun bırakmadan dolayı tazminat ödenmesi (adil denge)
Sözleşme bünyesinde korunan hakların, etkin ve fiili kullanımını arayan AİHM’e göre, istisnai durumlar dışında, mülkiyet hakkından yoksun bırakma halinde tazminat ödenmesi kuraldır. Zira, yoksun bırakma halinde tazminat ödenmesi kabul edilmez ise, Protokol 1. madde 1’de tanınan güvence, “boş ve etkisiz” kalır.
AİHM Akkuş v. Türkiye kararında, tazminatın, mülkiyet hakkının bütünleyici unsurlarından biri olduğuna ve tazminatın ödenme şeklinin, AİHM’in bu alanda gerçekleştirdiği orantılılık denetiminin bir unsuru olduğuna karar vermiştir. Sözü edilen ve Türkiye aleyhine başvuru yapılan bireysel başvurularda sık sık atıfta bulunulan Akkuş v. Türkiye kararı aşağıdadır:
AKKUŞ v. TÜRKİYE
Başvuru no :19263/92
Karar tarihi : 09.07.1997
DAVANIN ESASI
I. Dava konusu olaylar
- Baraj yapımıyla görevli bir devlet kuruluşu olan Devlet Su İşleri Müdürlüğü, Kızılırmak nehri üzerinde Altınkaya hidroelektrik santral barajını yapabilmek için, Eylül – Ekim 1987 tarihlerinde Bayan Akkuş’a ve 1992’de ölen kocasına ait araziyi de kamulaştırmıştır. Sinop ilinin Gökdoğan köyünde bulunan ve pirinç yetiştirmek için kullanılmış olan arazi, şimdi sular altındadır.
Baraj yapımı için gerçekleştirilen kamulaştırmalardan üç binden fazla aile, yaklaşık 17 bin kişi etkilenmiştir.
- Başvurucuya göre, Devlet Su İşleri tarafından Ziraat Fakültesine yaptırılan bir bilimsel çalışma, arazilerin metre kare birim fiyatının 3 bin 200 ile 3 bin 500 TL arasında olduğunu tespit etmiş, ancak 1987 yılında metre karesine 800 – 850 TL ödenmiştir.
- Devlet Su İşlerinden bir bilirkişi heyeti başvurucuya ait arazinin değerini 122,000 TL olarak takdir etmiştir. Kamulaştırma yapılınca bu miktar başvurucuya ödenmiştir.
- Başvurucu kamulaştırma bedelinin artırılması için 12 Ekim 1987’de Durağan Hukuk Mahkemesine dava açmış ve bedel artış miktarı tespit edilirken enflasyon oranının dikkate alınmasını talep etmiştir. Bu mahkeme Haziran 1989’da verdiği kararda başvurucuya 271,039 TL daha ek ödeme yapılmasına ve kamulaştırmanın yapıldığı 4 Eylül 1987 tarihinden itibaren yüzde 30 basit kanuni faiz uygulanmasına hükmetmiştir. Bu suretle toplam miktar 393,039 TL’yi bulmuştur. Bu mahkeme başvurucuya hukuki giderler için ayrıca 61,123 TL ödenmesine de karar vermiştir.
- Devlet Su İşleri Müdürlüğü bu kararı Yargıtay’da temyiz etmiştir. Bayan Akkuş da Borçlar Kanununun 105. maddesine (bk. aşağıda parag. 14)dayanan karşı temyiz dilekçesinde, bedel artış miktarına yasal gecikme faiz oranının değil, enflasyon oranının uygulanmasını istemiştir. Yargıtay 17 Eylül 1990’da, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
- Bedel artış miktarı, İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvuru yapıldıktan altı ay sonra ve Yargıtay’ın kararından yaklaşık on yedi ay sonra, Şubat 1992’de ödenmiştir.
- Bayan Akkuş şimdi damadının yanında oturmakta ve geçimi onlar tarafından sağlanmaktadır.
II. İlgili iç hukuk ve uygulama
- 4 Aralık 1984 tarihli 3095 sayılı Yasayla, devlet borçlarında gecikme faiz oranı yıllık yüzde 30 olarak tespit edilmiştir. Olayların geçtiği tarihte ise yıllık enflasyon oranı yüzde 70’tir; devlete olan borçlara ise aylık yüzde 7 (yıllık 84) faiz uygulanmaktadır (bk. Amme Alacaklıların Tahsilatı hakkında 6183 sayılı Kanunun 51. maddesi ve 89/14915 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi).
- Borçlar Kanununun 105. Maddesi şöyledir:
“Alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir.
Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verirken bu zararın miktarını dahi tayin edebilir.”
- Kamulaştırma ile ilgili davalara bakmakla görevli Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi 3 Haziran 1991’de verdiği kararda şöyle demiştir:
“Borçların geç ödenmesi nedeniyle alacaklıların uğradıkları zararlara kanuni faiz oranı uygulanır. Alacaklılar icra tedbirlerine başvururken alacaklarının yanında faiz de isteyebilecekleri için, başkaca bir tazminat talep edemezler; buna göre alacaklının yüksek enflasyon oranına dayanan talebinin kabul edilmesi yersizdir.
…”
- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 23 Şubat 1994 tarihinde (E:1993/5-600, K:1994/80) şöyle bir karar vermiştir:
“3095 sayılı Kanun, ülkede yıllık enflasyon oranının yüzde 30’un çok üstünde olduğu bir dönemde kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Yasama organı bu duruma rağmen gecikme faizini yüzde 30 olarak tespit etmiştir. Bu nedenle bu davada hatalı bir biçimde mevduata uygulanan faiz oranına dayanarak yıllık yüzde 30’u aşan bileşik faiz oranını uygulamak yasaya aykırıdır.”
KOMİSYON’DAKİ YARGILAMA
- Bayan Akkuş 26 Ağustos 1991 tarihinde Komisyon’a başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, Devlet Su İşleri Müdürlüğünün kamulaştırma bedelindeki artışı ödemesindeki gecikmeden ötürü mülkiyetini barışçı bir biçimde kullanma hakkının ihlal edildiğinden şikayet etmiştir. Başvurucu Birinci Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
- Komisyon bu başvuruyu (no. 19263/92) 10 Ocak 1994’te kabuledilebilir bulmuştur. Komisyon 27 Şubat 1996 tarihli (Madde 31) raporunda, altıya karşı yirmi iki oyla, Birinci Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
[Dava, süresi içinde Mahkeme’nin önüne getirilmiştir.]
MAHKEME’DEN NİHAİ TALEPLER
- Hükümet yaptığı savunmada Mahkeme’den ilk olarak altı aylık süre kuralına uyulmadığı ve iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun reddedilmesini ve alternatif olarak temelsiz olduğu gerekçesiyle talebin reddedilmesini istemiştir.
KARAR GEREKÇESİ
I. Hükümetin ilk itirazları
A. Altı aylık süre kuralına uymama
- Hükümet Mahkeme’den, Sözleşme’nin 26. maddesindeki altı aylık süre kuralına uymadığı gerekçesiyle Akkuş’un başvurusunu reddetmesini istemiştir. Hükümete göre bu süre, Komisyon’un kabul ettiği gibi bedel artışının başvurucuya fiilen ödendiği Mart 1992 tarihinde değil, Durağan Hukuk Mahkemesinin tespit ettiği artışın onanmasına dair Yargıtay’ın kararını verdiği 17 Eylül 1990 tarihinde (bk. yukarıda parag. 10) başlar. Başvurucunun durumu bu kararın verildiği tarihten itibaren etkilenmiştir.
- Mahkeme bu şikayetin, sadece tazminat artışının ulusal makamlar tarafından geç ödenmesi ve bunun sonucu olarak başvurucunun uğradığı zararla ilgili olduğunu kaydeder. Başvurucu Yargıtay’ın nihai kararından sonra bir süre geçinceye kadar bu konuda bir şikayette bulunamazdı. Başvurucu tazminatın henüz ödenmediği 26 Ağustos 1991 tarihinde Komisyon’a başvurmakla, Sözleşme’nin 26. maddesinin bu konudaki şartını yerine getirmiştir. Bu nedenle itiraz reddedilmelidir.
B. İç hukuk yollarının tüketilmemesi
- Hükümetin savunmasına göre Bayan Akkuş, Türk mahkemeleri önünde Sözleşme hükümlerini ileri sürmediği ve Borçlar Kanununun 105. maddesindeki hukuk yolunu (bk. yukarıda parag. 14) doğru bir biçimde kullanmadığı için, Sözleşme’nin 26. maddesindeki iç hukuk yollarını tüketmemiştir.
- Mahkeme, ilgili devletin itirazını Komisyon önünde ve kural olarak başlangıçta kabuledilebilirlik incelemesi yapılırken ileri sürmüş olması halinde, itirazın niteliği ve koşulların izin verdiği ölçüde inceleyebileceğine dair yerleşik içtihadını hatırlatır. Bu nedenle Hükümetin bu itirazı ileri sürme hakkı düşmüştür (estopped).
II. Birinci Protokol’ün 1. maddesinin ihlali iddiası
- Başvurucu, Türkiye’de enflasyon oranının yıllık yüzde 70 olduğu bir dönemde, taşımazının kamulaştırılmasından sonra aldığı ek tazminata (bedel artışına) yetersiz bir faiz uygulanmasından ve bu miktarın ödemesinde de gecikildiğinden şikayetçi olmuştur. Başvurucu Birinci Protokol’ün 1. maddesine dayanmıştır. Bu madde şöyledir:
“Her gerçek ve tüzel kişi, maliki olduğu şeyleri barışçıl bir biçimde kullanma hakkına sahiptir. Kamu yararı gerektirmedikçe ve uluslararası hukukun genel ilkeleri ile hukukun aradığı koşullara uyulmadıkça, hiç kimse mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Ancak yukarıdaki hükümler hiçbir biçimde, mülkiyetin genel yarara uygun olarak kullanılmasını denetim altına almak, vergiler ile diğer harç veya cezaların ödenmesini sağlamak için devletin gerekli gördüğü yasaları yürürlüğe koyma yetkisini ortadan kaldırmaz.“
Başvurucu kamu makamları tarafından bedel artışının, arazinin kamulaştırmanın yapıldığı veya davanın açıldığı tarihteki değeri üzerinden hesaplanmış olması (bk. yukarıda parag. 6 ve 9) nedeniyle şikayetçi olmuştur. Başvurucu Yargıtay’ın verdiği kararda, Borçlar Kanununun 105. maddesinin dikkate alınmamış olmasını ve bedel artışı hesabında enflasyon oranı yerine yasal faiz oranının uygulanmış olmasını eleştirmiştir. Başvurucu ek tazminatın kendisine Şubat 1992’de, yani davanın açılmasından dört yıl dört ay sonra ve daha da önemlisi Yargıtay kararından on yedi ay sonra ödendiğini, oysa 1980 yılından önce benzer davalardaki ödemelerin iki ay içinde yapıldığını belirtmiştir. Son olarak başvurucu, Türk hukukunda özel şahıslara borcundan ötürü devlete karşı icra takibi yapılmasına imkan veren hükümlerin bulunmamasından yakınmıştır.
- Komisyon, başvurucunun kayıpları nedeniyle Birinci Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Komisyon, Bayan Akkuş’un 390,000 TL aldığını, oysa ulusal makamlar bedel artışına karar verildiği tarih ile ödemenin yapıldığı tarih arasındaki on yedi aylık dönemde paranın değerindeki düşüşü tam olarak dikkate almış olsalardı, başvurucunun yaklaşık 594,000 TL almış olacağını hesaplamıştır.
- Hükümet bu görüşlere katılmamıştır. Hükümet, arazinin mülkiyetini edinmeden devletin Bayan Akkuş’a tazminat [kamulaştırma bedeli] olarak 122,000 TL ve ayrıca arazinin değerinin yeniden takdir edildiği dava sonunda yüzde 30 faizle 271,039 TL ek tazminat ödediğini (bk. yukarıda parag. 9)belirtmiştir. Hükümet, kamulaştırılan mülkiyetin değeri ile ödenen bedel arasında makul bir orantının bulunmasına dair Mahkeme’nin içtihatlarına dayanarak, bu miktarların hesaplanmasında enflasyon dikkate alınmamış olsa bile, Birinci Protokol’ün 1. maddesindeki koşulların yerine getirilmiş olduğunu iddia etmiştir. Hükümete göre, işte özellikle binlerce kişinin yararlanacağı böylesine büyük bir proje söz konusu olduğunda, durum böyledir. Devletin tam bir tazminat ödemesini istemek, bu tür projelerin gerçekleştirilmesini engelleyecektir. Ayrıca bu davada başvurucunun “şahsen ve aşırı ölçüde” külfet altına girdiğini söyleyemez; çünkü Borçlar Kanununun 105. maddesiyle sağlanan imkandan yararlanmamaya bizzat kendisi karar vermiştir. Dahası, başvurucunun avukatı bile bir Türk gazetesinde yayınlanan bir yazısında, başvurucunun arazisi dahil, bazı taşınmazlar hakkında takdir komitesi tarafından biçilen değerin ve mahkemeler tarafından karar verilen kamulaştırma bedellerinin, piyasa değerinin bir hayli üzerinde olduğu kabul edilmiştir.
Hükümet son olarak, kamu hizmetini kurma ve sağlam bir biçimde yürütme politikasının bütünleyici bir parçası olan faiz oranlarını belirleme ve uygulama konusunda Hükümetin takdir yetkisi bulunduğunu belirtmiştir. Devlete karşı olan borçlarda yüksek faiz oranı alınması, kamu hizmetlerinin kesilmemesi için düşünülmüş olup, bu konuda yetkisini kullanan yasama organı tarafından bilinçli olarak karar verilmiş, dolaylı bir vergidir.
- Başvurucu “maliki olduğu şeyden barışçıl bir biçimde yararlanma hakkı” bakımından şikayette bulunduğundan, Mahkeme genel yararın gerekleri ile kişinin temel haklarının korunması gereği arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığını incelemek zorundadır. Bu noktada, iç hukuka göre ödenecek bedelin şartları ve çerçevesiyle bunların başvurucunun olayında uygulanma tarzının dikkate alınması zorunludur (bk. 08.07.1986 tarihli Lithgow ve Diğerleri – Birleşik Krallık kararı, parag. 120).
- Mahkeme hemen başlangıçta, hidro-elektrik santralı yapmak için arazisi kamulaştırılan başvurucuya, kamulaştırma yapıldığı zaman bedelin ödenmiş olduğunu (bk. yukarıda parag. 8) kaydeder. Durağan Hukuk Mahkemesi daha sonra başvurucuya kamulaştırma tarihinden geçerli olacak şekilde yıllık yüzde 30 faiz oranıyla birlikte ek tazminat (bedel artışı) ödenmesine karar vermiştir.
Mahkeme’nin buradaki görevi, Devlet Su İşleri Müdürlüğünün takdir komitesi tarafından arazinin değeri hakkında yapılan değer takdiri veya ek tazminat (bedel artışı) hakkında karar vermek değildir. Uyuşmazlığın konusu Komisyon’un kabuledilebilirlik kararıyla belirlenmiş olup, bu karar sadece Bayan Akkuş’un kamu makamlarının ödemeleri gereken tazminatı zamanında ödememiş olmaları nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararla ilgilidir.
- Mahkeme bu konuda daha önce, bir tazminatın makul olmayan ölçüde gecikmeyle ödenmesi gibi, değerinin düşmesine yol açabilecek şartlarda ödenmesi halinde de tazminatın yeterli olmayacağına karar vermiştir (bk. ayrıntılardaki farklılıklarla birlikte, 09.12.1994 tarihli Stran Greek Refineries ve Stratis Andreadis – Yunanistan kararı, parag. 82).
- Kamulaştırma bedelinin normalin üstünde geciktirilmesi, hele bazı ülkelerde paranın değerindeki kayıp dikkate alındığında, taşınmazı kamulaştırılan kişiyi belirsiz bir duruma sokmakta ve mali kayıplarının artmasına yol açmaktadır. Mahkeme bu konuda, Türkiye’de devlete olan borçlar bakımından uygulanan faizin yıllık yüzde 84 olduğunu ve bu oranın da borçluların borçlarını hemen ödemeye teşvik ettiğini, öte yandan Devletten alacaklı olanların ise devletin ödeme yapmaması veya ödemede gecikmesi halinde esaslı bir kayba uğradıklarını kaydeder.
- Bu olayda ek tazminat (bedel artışı) başvurucuya yüzde otuz faizle birlikte Şubat 1992’de, yani Türkiye’de yıllık enflasyonun yüzde 70 olduğu bir dönemde, Yargıtay kararından on yedi ay sonra ödenmiştir.
Sadece kamu makamlarının ödemeyi geciktirmesinden dolayı, Yargıtay tarafından kesin olarak belirlenen tazminatın değeri ile bu tazminatın fiilen ödendiği tarihteki değeri arasındaki fark, Akkuş’un arazisinin kamulaştırılmasından doğan kaybının yanında, ayrı bir zarara uğramasına neden olmuştur.
- Kamu makamları tazminatın ödenmesini on yedi ay geciktirmekle, tazminatı yetersiz duruma sokmuşlar ve sonuç olarak mülkiyet hakkının korunması ile genel yararın gerekleri arasındaki dengeyi bozmuşlardır.
Bu nedenle Birinci Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
III. Sözleşme’nin 50. Maddesinin uygulanması
- Sözleşme’nin 50. Maddesi şöyledir:
“Mahkeme, Sözleşmeci Tarafların resmi makamları veya diğer makamları tarafından verilen bir kararın ve yapılan bir tasarrufun tamamen ya da kısmen bu Sözleşmeyle üstlendiği yükümlülüklere aykırı olduğu sonucuna varırsa, ve Sözleşmeci Tarafın iç hukuku, bu karar veya tasarrufun sonuçlarını kısmen onarmaya imkan veriyorsa, ve Mahkeme gerekli gördüğü takdirde zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık ödenmesine hükmedebilir.”
A. Zararlar
1. Maddi zararlar
- Bayan Akkuş maddi tazminat olarak 50,000 Amerikan Doları istemiştir. Başvurucuya göre, Yargıtay’ın karar verdiği 17 Eylül 1990 tarihinde eğer yıllık 70 enflasyon oranı dikkate alınmış olsaydı, kendisine 739,163 TL ödenmesi gerekirdi. Başvurucu, kamu makamları Şubat 1992’ye kadar kendisine toplam 758,200 TL ödemekle, aslında ödemeleri gereken miktarın yarısını ödemiş olduklarını iddia etmiştir.
- Hükümet bu talebin “tamamıyla gayri makul” olduğunu, çünkü bu talebin kamulaştırılan bütün arazinin değerini aştığını, oysa başvurucunun bu arazinin sadece beşte birinin sahibi olduğunu belirtmiştir. Hükümet ayrıca 1988 ile 1992 yılları arasındaki ortalama enflasyonun yıllık yüzde 61 olduğuna işaret etmiştir.
- Mahkeme, Durağan Hukuk mahkemesi tarafından verilen kararın Yargıtay tarafından 17 Eylül 1990 tarihinde onandığını kaydeder. Hukuk mahkemesi Bayan Akkuş’a 271,039 TL ek tazminatın 4 Eylül 1987 tarihinden itibaren yıllık yüzde 30 basit faizle birlikte ödenmesine ve yargılama giderleri için de 61,123 TL ödenmesine hükmetmiştir. Yargıtay’ın karar verdiği tarihte veya örneğin üç ay gibi makul bir süre içinde başvurucunun 576,097 TL alması gerekirdi. Ancak ödeme on yedi ay sonra Şubat 1992’de yapıldığı için, Mahkeme’nin hesabına göre kendisi aslında 772,276 TL almıştır.
Yukarıda 30 ve 31. Paragraflar vardığı sonuçları dikkate alan Mahkeme, başvurucunun uğradığı zararın, Şubat 1992’de kendisine fiilen ödenen miktar ile, alacaklı olduğu 576,097 TL.’nin en az on dört aylık süre içinde paranın değer kaybı dikkate alınıp yükseltilerek ödenmesi halinde alacak olduğu miktar arasındaki fark olduğunu kabul eder. Bu miktar bölgedeki yıllık yüzde 70 enflasyon oranına göre ödemenin yapıldığı tarihte başvurucuya ödenmesi gereken miktar 1,046,192 TL.’dir.
Sonuç olarak başvurucunun toplam kaybı 273 bin 916 TL., yani Bayan Akkuş Dolar üzerinden istediği ve Hükümet de itiraz etmediği için, yaklaşık 48.000 Amerikan Dolarıdır.
- Bu şartlarda Mahkeme başvurucuya, ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk parasına çevrilecek olan 48.000 Amerikan Doları ödemesinin uygun olacağını kabul eder.
2. Manevi zararlar
- Bayan Akkuş, arazinin kamulaştırılması nedeniyle aldığı tazminatın yetersiz olması nedeniyle korunmasız durumda kaldığını ileri sürmüştür.
- Başvurucu sadece geçimini değil, fakat ayrıca köyündeki anılarını ve güvenliğini de kaybettiğini, damadının yanına sığınmak zorunda kaldığını ve onun desteğine muhtaç durumunda yaşadığını, bunun da Türk aile gelenekleri açısından aşağılayıcı bir durum olduğunu ileri sürmüştür.
- Başvurucu gördüğü manevi zararın mümkün olduğu kadar tamir edilmesi için 50,000 Amerikan Doları istemiştir.
- Hükümet ve Komisyon temsilcisi bu konuda görüş bildirmemişlerdir.
- Mahkeme başvurucunun kesinlikle manevi bir zarara uğradığını kabul ederek, bu zarar için hakkaniyet ölçüsüne göre 1,000 Dolar takdir etmektedir.
B. Ücretler ve masraflar
- Bayan Akkuş, Türkiye’deki ve Sözleşme organları önündeki ücretler ve masraflar için 23,960 Dolar istemiştir.
- Hükümet, bu miktarın belirli, makul veya somut kanıtlara dayanan bir miktar olmadığı şeklinde yanıt vermiştir.
- Mahkeme, yerleşik içtihatlarındaki ölçülerin ışığında başvurucuya, hukuki giderler, yolculuk ve iaşe için hakkaniyete göre, ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere 5,000 Amerikan Dolarından daha önce adli yardım olarak ödenen 8,968 Fransız Frangının düşülerek ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
- Mahkeme tazminata Amerikan Doları cinsinden hükmedildiği için gecikme faizi olarak yıllık yüzde 5 ödenmesinin uygun olacağını kabul etmektedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
- Hükümetin ilk itirazlarının reddine;
- İkiye karşı yedi oyla, Birinci Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline;
- İkiye karşı yedi oyla,
davalı Hükümetin başvurucuya üç ay içinde, ödeme tarihindeki kur üzerinden aşağıdaki miktarları ödemesine:
(i) maddi zararlar için 48.000 (kırk sekiz bin) Amerikan Doları;
(ii) manevi zararlar için 1,000 (bin) Amerikan Doları;
(iii) ücretler ve masraflar için, daha önce adli yardım olarak alınan 8,898 (sekiz bin dokuz yüz atmış sekiz) Fransız Frangının düşüleceği 5,000 (beş bin) Amerikan Doları;
(b) Amerikan doları cinsinden belirlenen bu miktarlar için, yukarıda belirtilen üç aylık sürenin dolmasından itibaren yıllık yüzde 5 basit faiz uygulanmasına;
- Oybirliğiyle, geri kalan taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.”
Yukarıda belirtilen AİHM kararından da anlaşılacağı üzere bir kimsenin mülkiyet hakkına müdahale eden bir işlem, hem ilke olarak hem de uygulamada “kamu yararı” meşru amacını izlemeli, aynı zamanda kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmalıdır (Ashingdane, §57).
“Adil denge” veya orantılılık koşulu, Sporrong ve Lönnroth v. İsveç kararında, toplumun genel yararının gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasında “adil denge” kavramıyla ifade edilmiştir (Sporrong ve Lönnoth karanının 69. paragrafı).
Bireye “aşırı külfet” yüklenmesi halinde, gerekli denge kurulamayacaktır.
Mahkeme bu ifadeyi Sporrong ve Lönnroth kararında, birinci fıkranın birinci cümlesindeki sahibi olduğu şeylerden yararlanma kuralı bağlamında söylemiş olmakla birlikte, “Protokolün 1. maddesinin” bir bütün olarak, aranan “bu dengeyi yansıttığına” işaret etmiştir (ibid, §69).
O halde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 1 no’lu Protokolün 1. maddesine göre, bir müdahalenin mülkiyet hakkını ihlal etmemesi için sadece bir meşru amaca dayalı olması ve hukukilik koşulunu yerine getirmesi yetmez; bu müdahalenin aynı zamanda, “toplumun genel yararı ile bireyin temel haklarının korunması gereği” arasında bir “adil denge” kurması gerekir.
Orantılılık ilkesi her somut olayda o olayın koşulları dikkate alınarak değerlendirilmek durumundadır.
Mülkiyetten yoksun bırakmaya ilişkin bir müdahale söz konusu olduğunda, ancak bu malın piyasa değeriyle makul şekilde orantılı bir tazminatın ödenmesi halinde, müdahalenin “adil dengeyi” bozmadığı kabul edilmektedir.
ÖZER & ÖZER HUKUK BÜROSU
Av. Mesut ÖZER